bir sabah uyanınca farkettim, bir kaç kıymetli kitabım dışında hiç bir eşya ile bağım olmadığını...
üzerimde 2 yıla yakın bir süredir taşıdığım, ailemin 34. yaş hediyesi melekli kolyem, sol bileğimde üzerinde sonsuzluk işareti olan kırmızı bileziğim ve kilometrelerce yolda sessizliğe birlikte büründüğümüz; "e hadi gidiyoruz" dediğimizde bir kaç eşyamızla yollara birlikte düştüğümüz sevgili hayta...
Kollarımı iki yana açıp bir kaç hafta öncesinde dağlarda süzülürken gördüğüm kartal'lara özeniyorum bu aralar sıklıkla. Gün doğumlarını sevgiyle karşılamak için gözlerimi kapadığımda; karşıma yüce bir dağın eteğine kurulmuş uzaklarda bir köy çıkıyor ve karışıyorum o köyün halkının arasına. Yaşadığım koskocaman şehrin en ücra köşesinde dallar üzerinde asılı, çıkma bir balkonun misafiri olmak, özgür ruhumu gülümsetiyor...
İki yıl önce yaptığım gibi hayta'ya doldurup bir kaç kitap ve kıyafeti; ya da onu da geride bırakıp melekli kolyem, sonsuzluğu hatırlatan bileziğim ve bir sırt çantası ile yeni bir yaşama adım atmamın önünde engel tek bir bağın bile olmaması, gezgin ruhumun besin kaynağı...
Sevdiklerime sarıldığımda, gözlerim kapalıyken kendimi bulduğum o uzak köyde, denizin altındaki bir nefeste, ağaçların üzerinde asılı balkonda, kız kardeşimin, annemin, babamın, dostların sesinde, kitapların içinde, çocuklarla sohbette, bebeklerin cennet kokusunda, kelimelerim parmak uçlarımdan gelişi güzel döküldüğünde, Yunus Emre'nin, Hacı Bektaşi Veli'nin, Şems'in, Kimya Hatun'un dizelerinde, içimde yankılanan ezgilerde kendimi evde hissediyorum...
Doğa'ya aşık ruhum gezgin, ruhum özgür...
Aşkla, ışıkla...
burçak

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder